|
|
| |
| İlgili Başlıklar : Hikayeler - Öyküler - Hayat Hikayeleri - Yaşananlar |
| |
Hikayeler |
Eklenme Tarihi |
| |
IREM BAGLARI ve ŞEDDAD BIN AD |
18.04.2008 |
| |
Yazar kamer
Thursday, 06 December 2007
Hazret-i Muâviye zamanında Abdullah bin Kilâbe adında bir şahsın devesi kaybolmuştu. Abdullah devesini ararken, olağanüstü bir bahçe gördü. Duvarları cevherlerden örülmüştü. Gözlerine ve gördüklerine inanamıyordu. O cevherlerden bir miktar aldı ve Hazret-i Muâviye’ye getirdi. Başından geçenleri de bir bir anlattı... Cevherleri yaktılar!..
Hazret-i Muâviye, Abdullah’ın getirdiği cevherleri inceledi. Binlerce yılın tozunu toprağını üzerinde taşıyan cevherler işe yaramaz olmuşlardı. Ateşe koydular. Yandıkça misk ve amber kokusu geldi. Bu kokudan anladılar ki, cevherler İrem Bağına aittir. (İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın, “Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şâhâne olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.)
Hazret-i Muâviye derhal Abdullah’ın yanına bir ekip verdi ve tekrar İrem Bağına gönderdi. Ne kadar cevher varsa alıp getirilmesini emretti. Fakat Abdullah ve arkadaşları ne kadar aradılarsa da, İrem Bağını bir daha bulamadılar. Bu sırada Hadramut şehrinin kadısı olan Gufl bin Azle, hazreti Muaviye’ye “Ben babamdan şöyle işittim ki, Hadramut şehrinin gün batısı tarafında bir mağara vardır. O mağaranın kapısı denize açılır. Şeddâd’ın kabri o mağaranın içindedir” dedi. Bu defa bahsedilen mağaraya bir grup gönderildi. Bunlar, mumlar yakarak bu mağaraya girdi. Burada taştan kesilmiş geniş ve yüksek bir ev vardı. Evin içine girdiler. Taştan bir taht üstünde bir adamın yattığını gördüler. Üstüne de altın yaldızlı bezden dikilmiş bir kaftan örtülmüştü. Anladılar ki, burası Şeddad’ın kabriydi. Yanında bir altın levha gördüler. Levhada şunlar yazıyordu:
“Benden ibret alasınız!”
“Ey ömür uzunluğuna mağrur olanlar! Ve ey şevketine ve kuvvetine inananlar! Ve ey mülk çokluğuna ve asker gücüne dayananlar! Bilesiniz ki ben Âd oğlu Şeddâd’ım! Kuvvetime ve malıma dayanırdım. Dünya mülkü benimdir sanırdım. Cihan padişahları benden korkularından emrime boyun eğerlerdi! Hûd aleyhisselâm geldi. Bizi azgınlık içinde buldu. Bizi dinine davet etti. Fakat biz kuvvetimize güvendik de, onun sözüne itibar etmedik. Ona asî olduk. Sonunda gökten bir hışım indi. Ordumu da, beni de helâk etti. Halimi göresiniz. Benden ibret alasınız!”
|
|
| |
MAZARRATLI HARFLER KAÇTIR |
18.04.2008 |
| |
Yazar kamer
Zamanın akıllı geçinenlerinden güngörmüş bir zâtın yolu bir gün bîmarhâneye (ruh ve sinir hastalıkları hastahânesine) uğramış. Hastalardan birine sormuş:-Kaç yıldır buradasın?-Senesini ben de unuttum. Aslında deli falan da değilim. Nedense bir kez paçayı kaptırdık ve bir daha kurtulamıyoruz.-Peki seni ne diye burada tutuyorlar?-Doktorlardan “mazarratlı harfler”i saymalarını istiyorum; cevap veremiyorlar. Bu sefer ben onlara sayıyorum, beni urgana vuruyorlar. Tecrübeli zât karşısındakinin zır deliliğine hükmederek biraz gülümsemiş. İçinden, ‘Hiç mazarratlı (zararlı) harf olur muymuş?” diye geçirirken deli sormuş:-Peki efendi! Siz biliyor musunuz mazarratlı harfleri?-Yook!.. Söylesen de öğrensek!
Deli (!) gâyet ciddî şekilde cevap vermiş:-Mazarratlı harfler üçtür: Tı, mim, ayn.-Ben bir şey anlamadım.-Ben şimdi size anlatayım da deli olup olmadığıma karar verin. Tı, mim ve ayn harfleri “tama‘ (doymazlık, açgözlülük)” kelimesinin harfleridir. Kim ömründe tamahkâr ve harîs olursa, bunun cezâsını çeker. Onun için bu üç harf mazarratlıdır. Benden size nasîhat; sakın ola ki tamahkâr olmayasınız.Tecrübeli zât deliye teşekkür etmiş ve yanından ayrılmış. Bir müddet sonra işlerini bitirip bîmarhâne (hastahâne)nin kapısından çıkmak üzereyken aynı deli oturduğu yerden ona yine seslenmiş:-Efendiii! Efendiiii!.. Birazcık gelir misin?Adam dönüp delinin yanına varmış:-Buyur, bir şey mi söyleyeceksin?-Efendi, demiş, sen iyi birisine benziyorsun. Beni buraya getirdikleri zaman cebimde bir kese dolusu sarı lira var idi. Elimden alırlar diye kimseye söyleyemedim. İçeri girdiğim sırada yine kimseye çaktırmadan şu kapının yanındaki direğin tepesine koymuştum. Benim buradan çıkacağım yok. Zaten burada da para neme lâzım? Bu para sana anamın ak sütü gibi helâl olsun, al götür.Bunu duyan tecrübeli zât birden tamâha kapılmış. Altın hırsı, sıhhatli düşünmesini ve delinin bu sözündeki mantıksızlık ve tuzakları anlamasına mâni olmuş. Direğe bakmış ki bir hayli yüksek. Deliye dönüp yavaşça;-Peki güzel de, ben direğin tepesine nasıl yetişeceğim?Deli bunun üzerine adamın elinden tutmuş. Direğin yanına yaklaşmış ve omuzunu direğe yaslayıp,-Haydi, demiş, omuzuma bas ve oraya uzan. Adam delinin omuzuna basıp direğin tepesine uzanmaya çalışırken deli altından çekilivermesin mi? Adam paldır-küldür yuvarlandığı yerde debelenirken deli, şu akıllıca sözleri söylemekteymiş:-Behey sersem! Sana tamahtan kendini koru demedim mi? Ne çabuk unuttun. Delide para ne gezer. Haydi var diyelim, direğin tepesine para saklanır mı? Var imdi çek hırsının cezâsını!..
|
|
| |
|
|
| |
|
|
| |
|
|
|
|
|